İçeriğe geç
Blog

Romantik İlişkiler ve Epigenetik

“Ben Sinem Genez Turan. Yıllarca çocukluk sorunları olarak gözlemlediğimiz davranışları, ilişkilerdeki kırılmaları gözlemledim ve hepsinde aynı şeyi gördüm: Biyoloji asla tesadüf konuşmuyor. Her belirtinin, her tekrar eden kırılmanın, her çözülemeyen davranışın ya da ilişkinin ardında dile gelmemiş bir hikaye var. İşte Sinem Genez ile bu podcast serisinde o hikayeleri birlikte konuşacağız, birlikte okuyacağız. Bedenin kayıt dilini, biyolojinin dilini birlikte öğreneceğimiz harika bir yolculuk başlıyor. Hoş geldiniz.”

ROMANTİK İLİŞKİLER ve  İLİŞKİDE BAĞLANMA TRAVMASI — Epigenetik Okulu Tam Podcast Metni

Bugün size bir şey sormak istiyorum.

Hiç bir ilişkide kendinizi o kadar küçülmüş hissettiniz mi ki, adeta yokmuşsunuz gibi davrandınız? Sizi seven birinin yanında bile yalnızsınızdır hissi bastırdı mı içinizi? Ya da tam tersine… Birisi size yaklaştığında, içinizde bir şey “dur, yaklaştırma” diye bağırdı mı?

Eğer bu sorulardan herhangi biri size tanıdık geldiyse, bugün doğru yerdesiniz. Çünkü bugün konumuz: Terk edilme yarasının biyolojisi.

Ama önce şunu netleştirelim. Bu bir “romantik sorun” değil. Bu, sinir sisteminizin derinlerine kazınmış, belki siz daha bir yaşındayken yazılmış, belki siz hiç doğmadan önce annenizin kalbinde şekillenmiş bir program. Ve bugün, o programın nasıl çalıştığını, nereden geldiğini ve — en önemlisi — onu nasıl yeniden yazabileceğinizi konuşacağız.

Bir vaka ile başlayalım.

Adını Zeynep koyalım. Otuz dört yaşında. Zeki, başarılı, güzel. Ama her ilişkisi aynı şekilde bitiyor. Önce müthiş bir çekim. Sonra yavaş yavaş içindeki o ses başlıyor: “O gidecek. Herkes gidiyor. Ben zaten sevilmeye layık değilim.”

Ve biliyor musunuz ne yapıyor Zeynep o noktada? Ya aşırı yapışkan hale geliyor; her an mesaj atıyor, nerede olduğunu soruyor, güvence arıyor. Ya da tam tersine, kendisi önce kaçıyor. Çünkü bilinçaltı şunu söylüyor: “Önce ben terk edersem, acı daha az olur.”

İkisi de aynı yaranın iki farklı yüzü.

Peki bu nereden geliyor?

Bağlanma sistemi, hayatta kalma sistemidir.

İnsan yavrusu, doğada en çaresiz yaratıktır. Bir köpek yavrusu birkaç haftada yürür. Bir at yavrusu doğar doğmaz ayağa kalkar. Ama insan bebeği? Yıllarca bakıma muhtaçtır.

Bu yüzden evrim, beynimize çok güçlü bir sistem yerleştirdi: Bağlanma sistemi.

Bu sistem şunu söyler: “Bakım veren kişi yanındaysa yaşarsın. Yoksa ölürsün.” Bu, bebeğin beynine kazınan bir “var olma kuralı”dır. Ve bu kural, biz büyüdükten sonra da çalışmaya devam eder. Sadece artık anne yerine partner, patron, arkadaş koyarız o yerine.

Bilim bunu çok net söylüyor. UCLA’dan nörobilimci Matthew Lieberman’ın araştırmalarına göre, sosyal dışlanma beyinde fiziksel acıyla aynı bölgeyi aktive ediyor. Yani birisi sizi terk ettiğinde hissettiğiniz o acı, bir kemik kırığının acısıyla nörolojik olarak neredeyse aynı şey.

Zeynep’in beyni, partnerinin bir saatte mesaj atmadığında gerçekten tehlike hissediyor. Bu dramatiklik değil. Bu biyoloji.

Peki bu biyoloji nereden geliyor?

John Bowlby, bağlanma kuramını geliştirirken dört temel bağlanma stili tanımladı. Ama bugün bunları akademik bir çerçevede değil, sizin hayatınızın içinden okuyalım.

Birincisi: Güvenli bağlanma.

Bu kişiler, çocukluklarında tutarlı bir bakım aldı. Anneleri ya da babaları bazen ortalıkta yoktu, bazen hatalar yaptı; ama genel olarak “Ben buradayım, sen güvendesin” mesajını iletti. Bu çocuklar büyüdüğünde, ilişkilerde hem yakın olabiliyor hem de kendi başlarına ayakta durabiliyorlar.

İkincisi: Kaygılı bağlanma.

Bu kişilerin ebeveynleri tutarsızdı. Bazen çok ilgiliydi, bazen ortada yoktu. Bazen sevgi selliydi, bazen soğuk. Çocuk ne bekleyeceğini bilemedi. Ve o belirsizlik, beynine şunu yazdı: “Bağlantıyı kaybetmemek için sürekli tetikte ol.”

İşte Zeynep bu kategoride. O sürekli mesaj atan, güvence arayan, “beni seviyor musun?” diye soran Zeynep.

Üçüncüsü: Kaçınan bağlanma.

Bu kişilerin ebeveynleri duygusal olarak uzaktı. Fiziksel olarak belki oradaydı ama “ihtiyaç duymak” hoş karşılanmadı. Ağladığında yatıştırılmadı. Hislerini ifade ettiğinde görmezden gelindi ya da “abartıyorsun” denildi.

Bu çocuk şunu öğrendi: “İhtiyaç duymak tehlikeli. Yaklaşmak tehlikeli. En iyisi kimseye ihtiyaç duymamak.”

Bu kişiler büyüdüğünde de yakın olunca kaçarlar. İlişki derinleşmeye başlayınca bir bahane bulurlar. Bağımsızlık onlar için bir tercih değil, bir hayatta kalma mekanizmasıdır.

Dördüncüsü: Korkulu-kaçınan bağlanma.

Bu belki de en ağır olanı. Bu kişiler hem yakınlık istiyor hem de yakınlıktan korkuyor. İçlerinde sürekli bir savaş var. “Yaklaş ama uzak dur. Sev ama zarar verme.” Bu genellikle bakım verenin hem koruyucu hem de tehdit kaynağı olduğu durumlarda gelişiyor; ihmal, travma veya tutarsız sevgi..

Şimdi epigenetiğe bakalım. Çünkü iş burada derinleşiyor.

Bağlanma stiliniz sadece çocukluğunuzdan gelmiyor.

Annenizin karnındayken, hatta siz daha döllenme aşamasındayken başlıyor bu hikaye.

Anneniz hamileliğinde kronik bir kaygı içindeyse, kortizol hormonunu plasenta yoluyla size aktarıyor. Ve o kortizol, henüz oluşmakta olan sinir sisteminize şunu yazıyor: “Dünya tehlikeli bir yer. Tetikte ol.”

Siz daha hiç kimseyi tanımadan, daha hiç bir ilişki yaşamadan, biyolojinize “güvensizlik” programı yükleniyor.

Bu sizi kaderci bir düşünceye sürüklemesin. Tam tersine. Çünkü epigenetik, programın değişebileceğini de söylüyor.

Gen ekspresyonu sabitlenemez. Deneyimle, farkındalıkla, yeni ilişkilerle yeniden yazılabilir.

Ama önce o programın ne olduğunu bilmek gerekiyor.

Büyükanne ve büyükbabanın mirası.

1990’larda yapılan ve epigenetik tarihine geçen bir araştırma var. Holokost’tan sağ kurtulan kişilerin torunları üzerinde yapılmış.

Sonuç şaşırtıcıydı.

Holokost’u bizzat yaşamayan, hatta o dönemde henüz doğmamış olan torunlarda, kortizol düzenleme sistemlerinde belirgin farklılıklar vardı. Stres tepkileri daha yoğundu. Kaygı eşikleri daha düşüktü.

Travma, DNA’ya kazınmıştı. Ve nesiller ötesine taşınmıştı.

Şimdi bunu ilişki bağlamına taşıyalım.

Büyükanneniz, büyükbabanızla hiç güvende hissedemeden yaşadıysa… Anneniz, babasından yeterli ilgiyi görmediyse… Babanız, kendi babasından “erkekler ağlamaz, duygusunu gösterme” mesajını aldıysa…

Bunlar size doğrudan aktarıldı. Hem davranış olarak, hem biyoloji olarak.

Siz o ilişkiye girdiğinizde, aslında sadece kendinizi götürmüyorsunuz. Üç, dört neslin işlenmemiş duygusal mirasını da beraberinde taşıyorsunuz.

Peki tüm bunlar pratikte nasıl görünüyor?

Size birkaç sahne anlatayım. Bunları okurken hangisinin size tanıdık geldiğine bakın.

Birinci sahne.

İki insan birbirini seviyor. Ama birisi her tartışmada kapanıyor. Susuyor, çekiliyor, duvarlar örüyor. Diğeri ise tam tersine, daha çok konuşmak istiyor, çözüm istiyor, yakın olmak istiyor.

Ve bu iki tepki birbirini besliyor. Biri yaklaştıkça öteki kaçıyor. Biri kaçtıkça öteki daha çok koşuyor.

Bu bir iletişim sorunu değil. Bu, kaygılı bağlanma ile kaçınan bağlanmanın bir araya gelmesidir. Ve şaşırtıcı olan şu: Bu iki tip birbirini mıknatıs gibi çekiyor. Çünkü her ikisi de birbirinde, çocukluklarında çözüme kavuşturamadıkları o ilişkiyi yeniden sahneleme fırsatı görüyorlar.

İkinci sahne.

Biri var, ilişkide sürekli “ben olmadan da yaşayabilirsin” mesajı veriyor. Belki bunu bilinçli söylemiyor ama davranışları bunu yansıtıyor. Sürekli geç kalıyor. Planları iptal ediyor. Duygusal olarak orada olmuyor.

Ve karşısındaki insan, giderek daha küçülüyor. “Belki çok istiyorumdur. Belki abartıyorumdur. Belki ben zaten sevilmez birine benzetiyorum kendimi.”

Hayır. O küçülme, o şüphe, o “ben zaten hak etmiyorum” hissi… Bu o anki ilişkiden gelmiyor. Bu, çok daha önce, çok daha küçük bir çocukken yazılan bir his.

Üçüncü sahne.

Biri var, tek başına gayet iyi. Kendi işini yapıyor, kendi hayatını yaşıyor. Ama bir ilişkiye girince ya tamamen kayboluyor, kimliğini eriterek karşısındakinin beklentilerine göre şekilleniyor. Ya da hiç giremiyor, hep bir bahane buluyor.

Bu ne aşırı bağımlılık ne de bağımsızlık. Bu, yakınlığın ne olduğunu hiç öğrenememiş bir sinir sisteminin çırpınması.

Şimdi gelelim en kritik soruya.

Bağlanma travması olan biri sağlıklı bir ilişki yaşayabilir mi?

Kesinlikle evet.

Ama bunun için iki şey gerekiyor.

Birincisi: Kendi bağlanma stilinizi tanımak.

Çünkü farkında olmadığınız bir kalıbı değiştiremezsiniz. Kendinize sorun: Ben bir ilişkide yakınlık hissedince ne yapıyorum? Daha mı çok istek duyuyorum? Yoksa kaçmak mı istiyorum? Yoksa ikisi arasında gidip geliyor muyum?

O tepki, sizin biyolojik imzanız. Ve onu tanımak, onun sizi otomatik pilotta yönetmesini durduruyor.

İkincisi: “Düzeltici bir ilişki” deneyimi yaşamak.

Bu kavramı ilk kez psikanalist Franz Alexander ortaya attı. Ve nörobilim bunu doğruluyor.

Eğer çocukluğunuzda “yakınlaştığımda terk edilir ya da incitilirim” diye öğrendiyseniz, bunu ancak yeni bir ilişki deneyimiyle yeniden yazabilirsiniz. Bu bir terapist ilişkisi olabilir. Gerçek anlamda güvenli, tutarlı, yargılamayan bir arkadaşlık olabilir. Ya da bilinçli, sabırlı, farkında bir romantik ilişki olabilir.

Beyin, yeni güvenli deneyimler yaşadıkça, eski “tehlike” kaydının üzerine yeni bir kayıt yazıyor. Bu mucize değil. Bu nöroplastisite. Beyin, ölene kadar değişmeye devam ediyor.

Ama bir şeyi net söyleyelim.

Bu yolculuk, karşınızdaki kişiyi “düzeltmek” değil.

Çok sık görüyoruz bunu. İnsan, kendi içindeki o yarayı iyileştirmek için “doğru kişiyi” buluyor. Ve o kişinin kendisini iyileştireceğini, sevgisiyle o boşluğu dolduracağını düşünüyor.

Bu olmaz.

Çünkü o yara, içeride. Ve içerideki yarayı, dışarıdan gelen bir şey kalıcı olarak kapatamaz. Biraz sakinleştirir, biraz doldurur. Ama temelden iyileştirmez.

Gerçek iyileşme, kendi kendinizle kurduğunuz ilişkide başlar. Kendi ihtiyaçlarınızı tanıdığınızda. Kendi sınırlarınızı koyabildiğinizde. Kendinize “sen güvendesin” diyebildiğinizde.

Ve ancak o zaman, bir ilişkiye gidip o ilişkiden beslenebilirsiniz. Ona yapışmak yerine. Ondan kaçmak yerine.

Şimdi size bir şey sormak istiyorum.

Hayatınızdaki ilişki kalıbına bakın. Romantik ilişki, arkadaşlık, iş ilişkisi, aile içi ilişki… Hepsinde ortak bir tema var mı?

Hep aynı acıyı mı yaşıyorsunuz? Hep aynı noktada mı kırılıyor? Hep aynı insan tipini mi çekiyorsunuz hayatınıza?

Eğer öyleyse, bu sizin “yazılımınızın” size verdiği bir ipucu.

Ve o ipucu, bir ceza değil. Bir davet.

“Bak. Burada bir şey var. Bunu görmeni istiyorum.”

Bağlanma travmasını dönüştürmek için üç pratik adım.

Birinci adım: Tepkilerinizi gözlemleyin, yargılamadan.

Bir ilişkide bir şey hissedince, “ben neden böyleyim ki” diye kendinizi suçlamak yerine şunu sorun: “Bu his, şu anki durumdan mı geliyor, yoksa çok daha eskiden mi?”

Çoğu zaman göreceksiniz ki o yoğun his, şu anki olaydan çok daha büyük. Çünkü o his, şu anki olayla tetiklenen ama aslında yıllarca birikmiş bir şey.

Bu farkı görünce, tepkiniz değişiyor. Otomatik pilot kapanıyor. Seçme kapasitesi açılıyor.

İkinci adım: Bedeninizi dinleyin.

Bağlanma travması, zihinsel bir kavram olmadan önce bedensel bir deneyimdir.

Birisi size soğuk davrandığında göğsünüzde ne hissediyorsunuz? Birisi sizi terk ettiğinde mideniz nasıl oluyor? Yakınlık hissedince omuzlarınız gerilmişse, bu gerginlik bir mesajdır.

O mesajla oturun. Kaçmayın. “Ne hissediyorum şu an?” diye sorun. Ve bedeninizin cevabını bekleyin.

Çünkü beden, aklınızın henüz göremediği şeyi çoktan biliyor.

Üçüncü adım: Kendi ebeveynliğinizi kendinize yapın.

Bu kulağa garip geliyor ama en güçlü adım bu.

İçinizdeki o küçük çocuğu düşünün. Terk edilmekten korkan, görülmek isteyen, sevilmeye susamış o çocuğu.

Ve ona şunu söyleyin, her gün, sesli ya da içinizden:

“Seni görüyorum. O zamanlar çok zordu. O yalnızlığı, o korkuyu hissettirdiğin için özür dilerim. Ama artık buradayım. Artık seni bırakmayacağım. Artık güvendesin.”

Bu egzersiz naif görünebilir. Ama nörobilimsel olarak son derece güçlü bir şey yapıyor. Kendi iç sesinizi yeniden programlıyor. Ve iç ses değişince, dış ilişkiler de değişmeye başlıyor.

Hikayemize geri dönelim. Zeynep’e.

Zeynep bir gün şunu fark etti.

Her ilişkide aynı anı bekliyordu aslında. Partnerinin bir gün “gidiyorum” diyeceği o anı. Sanki o an kaçınılmazdı. Ve o beklenti o kadar güçlüydü ki, zaman zaman kendisi provoke ediyordu bitirecek o kavgayı. Bilinçsizce.

Neden?

Çünkü o kaçınılmaz acıyı kontrol etmek, ona sürpriz olarak yaşamaktan daha az korkutucuydu.

Ama bir gün terapi odasında şunu fark etti: O “gidecek” beklentisi, partnerinden gelmiyor. O beklenti, sekiz yaşında olan Zeynep’ten geliyor. Babasının bavulunu toplayıp kapıdan çıktığı o geceden.

Ve o farkındalık anında Zeynep ağladı. Uzun süre ağladı.

Ama o gözyaşları, kırılma değildi. Açılmaydı.

O günden sonra Zeynep her ilişkide o sesi tanımayı öğrendi. “Bu partnerim mi, yoksa babam mı?” diye sormayı öğrendi.

Ve yavaş yavaş, o iki şeyi birbirinden ayırt edebildi.

Gerçek ilişki, ancak o ayrımı yapabildiğinizde başlıyor.

Bu bölümü bitirirken size bir şey bırakmak istiyorum.

Bugün birini seviyorsanız ve o ilişkide kendinizi küçük, yetersiz ya da sürekli tetikte hissediyorsanız, şunu bilin:

Bu sizin yetersizliğiniz değil.

Bu, çok erken yaşlarda yazılmış ve o günden bu yana kimse tarafından silinmemiş bir programın sesi.

Ve o programı değiştirmek için önce onu duymak gerekiyor.

Bugün onu duydunuz.

Bu, başlangıç.

BÖLÜM 2: DEHB — “Dur!” Diyemeyen Değil, “Dur!” Demesi Gerekmeyen Çocuk

DEHB. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu.

Bugün Türkiye’de her sınıfta en az iki ya da üç çocuk bu tanıyla yaşıyor. Dünyada ise son yirmi yılda DEHB tanısı yüzde dört yüz arttı. Dört yüz.

Peki insanlığın geni bu kadar hızlı değişti mi? Yoksa dünya mı değişti?

DEHB nedir, gerçekten?

Nörobilim açısından baktığımızda, DEHB’li çocukların beyninde dopamin ve norepinefrin sistemlerinde farklılıklar var. Prefrontal korteks, yani “dur, düşün, planla” merkezi, daha yavaş olgunlaşıyor.

Ama şunu soralım: Bu farklılık neden oluşuyor?

Epigenetik araştırmalar çok net bir şey söylüyor. Kronik stres altındaki bir beyin, özellikle de ilk altı yılda kronik strese maruz kalan bir beyin, hayatta kalmak için “hızlı tepki” moduna geçiyor. Tetikte olmak, sürekli hareket etmek, bir sonraki tehdidi taramak… Bunlar, güvensiz bir ortamda büyüyen bir beyin için son derece mantıklı uyum stratejileridir.

DEHB’li çocukların büyük çoğunluğunda şu ortak temayı görüyoruz: Ev ortamında ya yüksek çatışma var, ya duygusal öngörülemezlik var, ya da derin bir bağlanma açığı var.

Çocuğun beyni şunu öğreniyor: “Burası güvenli değil. Dikkatimi bir noktaya kilitleyemem. Tehlike her yönden gelebilir. Sürekli uyanık olmalıyım.”

Ve o “uyanıklık”, sınıfta yerinde duramama olarak görünüyor.

Bir vaka.

Adını Emir koyalım. Dokuz yaşında. Annesi ve babası iki yıl önce ayrıldı. Baba evden gitti. Anne hem çalışıyor hem çocuğa bakıyor, hem de kendi acısını taşıyor. Akşamları yorgun, zaman zaman sinirli, zaman zaman içine kapanık.

Emir, okulda sandalyesinde oturamıyor. Sürekli arkasına bakıyor, kalkmak istiyor, sınıf arkadaşlarını rahatsız ediyor.

Ama evde ne oluyor biliyor musunuz?

Emir, her gece yatmadan önce annesinin yüzünü okuyor. “Bugün mutlu mu? Bugün ağlayacak mı? Bugün bana kızacak mı?” Çünkü annesini okuyamazsa kendini güvende hissedemiyor. O yüzden Emir’in beyni, her ortamda aynı şeyi yapıyor. İnsanları, ortamı, her şeyi taramaya devam ediyor.

Sınıfta öğretmenin anlattığına odaklanmak mı? Beyin için bu lüks. Çünkü beyin hâlâ “tehlike var mı?” sorusunu yanıtlamaya çalışıyor.

Ebeveyn olarak ne yapabilirsiniz?

İlk adım şu: Çocuğunuza “neden böyle yapıyorsun” diye sormayı bırakın. Çünkü o bilmiyor. Bilinçli bir tercih değil bu. Biyolojik bir tepki.

Bunun yerine her gün, sadece on beş dakika, telefonsuz, görevsiz, sadece o çocukla oturun. Onu izleyin. Ne oynamak istediğini sorun. Konuşmayın, takip edin.

Bu on beş dakika, çocuğun beynine şunu söylüyor: “Burası güvenli. Ben burdayım. Sen benim için önemlisin. Tetikte olmana gerek yok.”

Beyin, güvenliği hissettikçe prefrontal korteksi devreye almaya başlar. Ve o “dur, düşün” merkezi güçlendikçe, DEHB belirtileri azalmaya başlar.

Bu mucize değil. Bu nöroplastisite.

İlk adımı bugün atın

Kendinize ya da ilişkinize bir alan açmak için doğru zaman şimdi. Ön görüşme randevunuzu oluşturun, gerisini birlikte konuşalım.

+90 530 526 72 64